yazan ve yöneten barış eren, uzun yıllar almanya'da yaşamış, kendisinin bir ayrımcılıkla karşılaşmadığını belirtmiş fakat almanya'da yaşayan yabancıların karşılaştığı ayrımcılıklara şahit olduğu için böyle bir oyun yazmış. ilham kaynağı olan olayı ise şöyle anlatmış:
"bir gazetede haber okumuştum. tunuslu birisinin alman sevgilisi var. zaafları olan bir adam bu. kıskançlık kompleksleri var. yine bir tartışma esnasında tutkulu bir aşkla sevdiği kadını öldürüyor. kadınla birlikte 20 gün aynı evde yaşamış. sonra komşular kokudan rahatsız olmuşlar ve kapıyı kırarak eve girmişler. sonra adam intihar etmiş. bu haberi okuyunca bunun üzerine bir oyun yazdım."
cast seçimini çok başarılı bulduğum oyunda, özellikle olcay kavuzlu (tarık) oyunculuk dersi veriyor. oyun süresinin gereğinden uzun tutulduğunu düşünüyorum, belki uykusuz olmamın da etkisi vardı ama olcay kavuzlu'nun müthiş performansı yerine sıradan bir oyunculuk izleseydim uyuyakalabilirdim. sahnede eray eserol'u görmek hoş oldu, özellikle beğendiğim bir diğer oyuncu ise ferahnur barut idi.
bence olcay kavuzlu'dan sonraki oyundaki en başarılı kişi, dekor tasarımını yapan sinan yardımedici'dir. çok başarılı bir tasarım yapmış. kafesteki balıklar ve oyun sırasında özellikle tarık karakterinin seçimi olduklarına vurgu yapılması, tarık'ın iç dünyasına güzel bir gönderme olmuş. biraz daha ön sıralarda oturup dekoru yakından inceleyebilmek isterdim.
açıkçası oyun tanıtımının, oyun hakkında doğru bir fikir verdiğini düşünmüyorum. tarık’ı tutkulu bir aşkla seven, çevre baskısına karşı onu kanatları altına alan bir katrine karakteri yerine, daha kafası karışık ama zayıf karakterli olup, kopamayan bir kadın gördüm. tarık'ı aldatmış olması da bu kafa karışıklığını destekliyor. yine de eminim bütün kadın izleyiciler, tarık'tan kopamamasına hak vermişlerdir. kıskançlık krizleri ardından, tavşan ziggie aracılığıyla şirinlikler yaparak özür dileyen tarık'a sırtını dönmek, bir kadın için çok zor olmalı. aynı şekilde, ilişkinin bitişini görmeleri açısından kıskanç eşlere izletmenin de faydalı olacağını düşünüyorum.
daha önce de bahsedenler olmuş, ben de izleyecek olanlara fikir vermesi açısından belirtmek istedim, oyun bana da daha önce ankara dt'de sahnelenen köpek kadın erkek oyununu hatırlattı.
soğuk bir ankara gecesi için güzel bir alternatif. üşenmeden, gidip izlemek lazım.
Perşembe, Ekim 29, 2015
33 varyasyon -(diabelli varyasyonları)
"büyük bir sanatçı, fırtınalı yaşamıyla resimlere, filmlere konu olmuş büyük bir müzisyen: ludwig van Beethoven ve beethoven’ın dillere destan bir eseriyle, 33 varyasyon’la, ilgilen bir müzikolog, bir akademisyen: dr. katherine brandt. katherine’i new york’tan kalkıp beethoven’ın doğduğu yere, bonn’a getiren ne olabilir?"
moises kaufman’ın yazdığı, iskender altın’ın yönettiği oyunun açıklamasında, katherine brandt'in als hastası olması ve drama dozunun bu denli yüksek olduğundan dem vurulsaydı, izlemeyi tercih etmezdim. temposu beklediğimden daha düşük ve yan hikayenin, ana hikayeden daha çok ön plana çıktığı bir oyundu. sanırım bunda en büyük etken, ipek çeken'in muhteşem oyunculuğu ve erdal küçükkömürcü'nün huysuz bir beethoven tiplemesi çıkarmaya çalışırken, daha çok zorla sahnede tutulan bir oyuncu hoşnutsuzluğu yansıtmasıydı.
picasso'nun las meninas varyasyonlarına sadece bakmak bile sanatçının saplantısını daha net göz önüne sererken, bu oyunun beethoven'ın, anton diabelli valsinin varyasyonları üzerine kurulu olduğu bir detay haline gelmişti. seyirciye bir dehanın saplantısının yansıması bir yana, diabelli'nin valsini açıp dinleme isteği duymama bile sebep olmadağını ancak bunları yazarken fark edebildim.
sahnede, broadway'de 2009 yılında jane fonda'nın canlandırdığı katherine karakterini merak ettirmeyecek bir ipek çeken vardı. devlet tiyatrosunun yıllanmış, memur zihniyetli oyuncuları arasında, kendini rolüne böyle adamış oyuncuları da görmek güzeldi. oyunun yıldızı, ipek çeken'den sonra, bana göre de ışık ve dekordu. oyundan kopulmamasını büyük ölçüde etkileyen bu unsurların kullanımı, alışılmışın dışında ve oldukça başarılıydı. yan rollerin performansları kararındaydı ama özellikle gerta karakteriyle meltem baytok'un sahneye ve rolüne hakimliği gözden kaçmıyordu. sahne ışığı mı, karizma mı denilir buna bilmiyorum ama kendisi ufacık bir rolü bile, akılda kalacak cinsten oynayacak bir oyuncu.
oyundan dikkatimi çeken kısımlar; insanların, etraflarındakilerin hastalıklarından bahsetmekten zevk aldıkları, bu şekilde kendilerini daha sağlıklı hissettikleri vurgusu, beethoven'ın halüsinasyonda "ya çaykovski'yi görseydin!" diyerek katherine'i teselli etmesi ve yıllarca her gün, artık duyamayacağı korkusuyla yaşamak yerine, duyma yetisini kaybettikten sonra araftaki günler bittiği için, bir tür rahatlık yaşadığı ve en güzel bestelerini bundan sonra yapabildiğini anlatmasıydı.
gelgelelim, oyuna damgasını vuran şey, drama dozu yükselmişken, ölmekte olan katherine'in beethoven'la karşılaştığı halüsinayon sahnesinde, telefonu ısrarla çalan bir seyircinin, telefonunu aynı ısrarla susturamaması, görevlinin 2. kez müdahale etmesi ve izleyicinin telefonunun sesini kapatamadığı halde, hem telefonu dışarıya çıkarmalarına izin vermeyip, hem de kendisinin dışarı çıkmayı kabul etmemesiydi.
salonda kopan uğultu ve izleyicinin "inşallah sizin de başınıza gelir." diye söylenirken dışarı çıkartılması, oyuncuların bile dönüp salonu seyretmesine sebep oldu ve maalesef, oyundaki drama yerine salondaki bu komediyle, aslında oyunu vaktinden evvel bitirmiş olduk.
moises kaufman’ın yazdığı, iskender altın’ın yönettiği oyunun açıklamasında, katherine brandt'in als hastası olması ve drama dozunun bu denli yüksek olduğundan dem vurulsaydı, izlemeyi tercih etmezdim. temposu beklediğimden daha düşük ve yan hikayenin, ana hikayeden daha çok ön plana çıktığı bir oyundu. sanırım bunda en büyük etken, ipek çeken'in muhteşem oyunculuğu ve erdal küçükkömürcü'nün huysuz bir beethoven tiplemesi çıkarmaya çalışırken, daha çok zorla sahnede tutulan bir oyuncu hoşnutsuzluğu yansıtmasıydı.
picasso'nun las meninas varyasyonlarına sadece bakmak bile sanatçının saplantısını daha net göz önüne sererken, bu oyunun beethoven'ın, anton diabelli valsinin varyasyonları üzerine kurulu olduğu bir detay haline gelmişti. seyirciye bir dehanın saplantısının yansıması bir yana, diabelli'nin valsini açıp dinleme isteği duymama bile sebep olmadağını ancak bunları yazarken fark edebildim.
sahnede, broadway'de 2009 yılında jane fonda'nın canlandırdığı katherine karakterini merak ettirmeyecek bir ipek çeken vardı. devlet tiyatrosunun yıllanmış, memur zihniyetli oyuncuları arasında, kendini rolüne böyle adamış oyuncuları da görmek güzeldi. oyunun yıldızı, ipek çeken'den sonra, bana göre de ışık ve dekordu. oyundan kopulmamasını büyük ölçüde etkileyen bu unsurların kullanımı, alışılmışın dışında ve oldukça başarılıydı. yan rollerin performansları kararındaydı ama özellikle gerta karakteriyle meltem baytok'un sahneye ve rolüne hakimliği gözden kaçmıyordu. sahne ışığı mı, karizma mı denilir buna bilmiyorum ama kendisi ufacık bir rolü bile, akılda kalacak cinsten oynayacak bir oyuncu.
oyundan dikkatimi çeken kısımlar; insanların, etraflarındakilerin hastalıklarından bahsetmekten zevk aldıkları, bu şekilde kendilerini daha sağlıklı hissettikleri vurgusu, beethoven'ın halüsinasyonda "ya çaykovski'yi görseydin!" diyerek katherine'i teselli etmesi ve yıllarca her gün, artık duyamayacağı korkusuyla yaşamak yerine, duyma yetisini kaybettikten sonra araftaki günler bittiği için, bir tür rahatlık yaşadığı ve en güzel bestelerini bundan sonra yapabildiğini anlatmasıydı.
gelgelelim, oyuna damgasını vuran şey, drama dozu yükselmişken, ölmekte olan katherine'in beethoven'la karşılaştığı halüsinayon sahnesinde, telefonu ısrarla çalan bir seyircinin, telefonunu aynı ısrarla susturamaması, görevlinin 2. kez müdahale etmesi ve izleyicinin telefonunun sesini kapatamadığı halde, hem telefonu dışarıya çıkarmalarına izin vermeyip, hem de kendisinin dışarı çıkmayı kabul etmemesiydi.
salonda kopan uğultu ve izleyicinin "inşallah sizin de başınıza gelir." diye söylenirken dışarı çıkartılması, oyuncuların bile dönüp salonu seyretmesine sebep oldu ve maalesef, oyundaki drama yerine salondaki bu komediyle, aslında oyunu vaktinden evvel bitirmiş olduk.
hayvan çiftliği - erdal beşikçioğlu
bu kadar reklamın ardından müsamerenin az ötesinde bir oyun çıkarılması hoş olmadı. dağ fare doğurdu denilebilir.
muhteşemdi, inanılmazdı gibi histerik ankara seyircisi yorumlarını yapmadan önce, 30 tl'lik bilet satan tiyatrolar nasıl işler çıkartıyorlar, düşük bütçelerle nasıl oyunculuklar sergileniyor görmek lazım. yoksa onların sanatlarına büyük haksızlık edilmiş olur.
erdal beşikçioğlu'nun oyunculuğuna elbette diyecek laf yok ama yönetmen olarak böyle bir oyunun altından kalkamamış. zaten genç bir oyuncu kadrom var, öyleyse neden hayvan çiftliği'ni sahnelemiyorum mantığı da anlaşılabilir değil. zor bir oyun ve ben ister istemez cem emüler sahneleseydi, çok daha etkileyici bir iş çıkartırdı diye düşünüyorum. kaldı ki, diğer bütün detayların ötesinde, verilen mesajlar, alt metinler konusunda da çok yüzeysel kalınmıştı.
oyuncuların fiziksel kondüsyonları çok yüksek olabilir ama neticede sirk değil, tiyatro oyunu izliyoruz. parmak ucunda uzun süreler kalınmadan da bu iş kotarılabilirdi. sırf bu sebepten takdir etmek çok da doğru değil. özellikle at nazlı rolündeki oyuncu, daha çok trip atan bir liseli gibiydi, erkek atı oynayan oyuncunun performansı şahaneyken, bu durum daha da göze battı. bunun yanında tavuklar ve keçiyi oynayan oyuncular çok çok başarılılardı, kendilerini tebrik etmek isterim.
son olarak, görselliği yüksek, bütün olayı koreografi olan bir oyun sahneleyip, seyirci yerleşimini bu kadar geri plana atmak inanılmaz büyük bir eksiklik. sahnedeki aynalar da ancak bu kadar işlevsiz kullanılabilirdi. bu konularda düzenlemeler yapılabileceğini düşünüyorum çünkü oyundaki tek artı sahnedeki devinimken, bu desteklenmeli, seyirciye en iyi şekilde sunulmalı.
muhteşemdi, inanılmazdı gibi histerik ankara seyircisi yorumlarını yapmadan önce, 30 tl'lik bilet satan tiyatrolar nasıl işler çıkartıyorlar, düşük bütçelerle nasıl oyunculuklar sergileniyor görmek lazım. yoksa onların sanatlarına büyük haksızlık edilmiş olur.
erdal beşikçioğlu'nun oyunculuğuna elbette diyecek laf yok ama yönetmen olarak böyle bir oyunun altından kalkamamış. zaten genç bir oyuncu kadrom var, öyleyse neden hayvan çiftliği'ni sahnelemiyorum mantığı da anlaşılabilir değil. zor bir oyun ve ben ister istemez cem emüler sahneleseydi, çok daha etkileyici bir iş çıkartırdı diye düşünüyorum. kaldı ki, diğer bütün detayların ötesinde, verilen mesajlar, alt metinler konusunda da çok yüzeysel kalınmıştı.
oyuncuların fiziksel kondüsyonları çok yüksek olabilir ama neticede sirk değil, tiyatro oyunu izliyoruz. parmak ucunda uzun süreler kalınmadan da bu iş kotarılabilirdi. sırf bu sebepten takdir etmek çok da doğru değil. özellikle at nazlı rolündeki oyuncu, daha çok trip atan bir liseli gibiydi, erkek atı oynayan oyuncunun performansı şahaneyken, bu durum daha da göze battı. bunun yanında tavuklar ve keçiyi oynayan oyuncular çok çok başarılılardı, kendilerini tebrik etmek isterim.
son olarak, görselliği yüksek, bütün olayı koreografi olan bir oyun sahneleyip, seyirci yerleşimini bu kadar geri plana atmak inanılmaz büyük bir eksiklik. sahnedeki aynalar da ancak bu kadar işlevsiz kullanılabilirdi. bu konularda düzenlemeler yapılabileceğini düşünüyorum çünkü oyundaki tek artı sahnedeki devinimken, bu desteklenmeli, seyirciye en iyi şekilde sunulmalı.
yastık adam
beğenmediğim oyunları burada kıyasıya eleştirirken, en beğendiğim oyunlar listeme üst sıralardan giren yastık adam'a bir güzelleme yapmasam olmazdı.
daha önce, dot'un in yer face tarzında ve talimhane tiyatrosu'nun kara mizah olarak sahnelediği oyunu, ankara devlet tiyatrosu dozajı oldukça yüksek bir gerilim olarak sahnelemiş, çok da güzel olmuş.
irlandalı martin mcdonagh'ın yazdığı bu oyun, irfan şahinbaş'ta izlense daha vurucu olabilirdi. tiyatroda sade dekor, kısıtlı kast ile ön plana çıkan iyi oyunculuk her zaman daha etkileyici oluyor benim için.
yönetmen ilham yazar, oyuncular murat çıdamlı, emre erçil, tolga tekin, mesut turan.
murat çidamli müthişti. tiradları ile oyunu bambaşka bir seviyeye taşıdı. buraya daha sonra ayrı bir parantez açmak istiyorum.
michael'i oynayan emre erçil olmasaydı hikaye bu kadar etkileyici olmazdı diye düşünüyorum, oyuna hareket ve duygu katmasa daha tekdüze, belki yer yer sıkıcı bir oyun izlemiş olurduk.
tolga tekin'e her zaman hastayız, ariel ile de göz dolduru.
tupolski için bence fazlaca holivud kaçkını dedektif tiplemesi yaratılmıştı. ben yılların tiyatrocusuyum, bakın nasıl da oynuyorum tarzıyla, mesut turan'ın iddialı oyunculuğunu sevemedim.
çok oldu izleyeli ama yazmazsam içim rahat etmezdi. mutlaka ama her tiyatroseverin izlemesi gereken çok başarılı bir oyun.
daha önce, dot'un in yer face tarzında ve talimhane tiyatrosu'nun kara mizah olarak sahnelediği oyunu, ankara devlet tiyatrosu dozajı oldukça yüksek bir gerilim olarak sahnelemiş, çok da güzel olmuş.
irlandalı martin mcdonagh'ın yazdığı bu oyun, irfan şahinbaş'ta izlense daha vurucu olabilirdi. tiyatroda sade dekor, kısıtlı kast ile ön plana çıkan iyi oyunculuk her zaman daha etkileyici oluyor benim için.
yönetmen ilham yazar, oyuncular murat çıdamlı, emre erçil, tolga tekin, mesut turan.
murat çidamli müthişti. tiradları ile oyunu bambaşka bir seviyeye taşıdı. buraya daha sonra ayrı bir parantez açmak istiyorum.
michael'i oynayan emre erçil olmasaydı hikaye bu kadar etkileyici olmazdı diye düşünüyorum, oyuna hareket ve duygu katmasa daha tekdüze, belki yer yer sıkıcı bir oyun izlemiş olurduk.
tolga tekin'e her zaman hastayız, ariel ile de göz dolduru.
tupolski için bence fazlaca holivud kaçkını dedektif tiplemesi yaratılmıştı. ben yılların tiyatrocusuyum, bakın nasıl da oynuyorum tarzıyla, mesut turan'ın iddialı oyunculuğunu sevemedim.
çok oldu izleyeli ama yazmazsam içim rahat etmezdi. mutlaka ama her tiyatroseverin izlemesi gereken çok başarılı bir oyun.
iş mülakatlarında sorulan sinir sorulara cevaplar - 8
- yalnız biz cumartesi de tam gün çalışıyoruz sizin için sorun olur mu?
+ olur tabi
- çalışırım diyorsunuz
+ yok cumartesi tam gun calismak her normal insan icin sorun olur diyorum.
+ olur tabi
- çalışırım diyorsunuz
+ yok cumartesi tam gun calismak her normal insan icin sorun olur diyorum.
iş mülakatlarında sorulan sinir sorulara cevaplar - 7
butik tip firma yöneticisi, aikido yaptığından, şamanlıktan vs bahsettiği uzun bir mülakatın sonunda 8 yıllık mühendis bana maaş teklifini söyler.
yönetici: biz bu pozisyon için 2000 tl düşünüyoruz, bir çılgınlık yapıp bizimle çalışmak istersiniz belki.
ben: yani bu kadar çılgınlık yapmışken, bizim sokaktaki bim'de başlayayım diyorum, hem yol parası da vermem nerdeyse aynısına denk gelir. nası çılgınlık ama??
yönetici: ehemehe :((((
yönetici: biz bu pozisyon için 2000 tl düşünüyoruz, bir çılgınlık yapıp bizimle çalışmak istersiniz belki.
ben: yani bu kadar çılgınlık yapmışken, bizim sokaktaki bim'de başlayayım diyorum, hem yol parası da vermem nerdeyse aynısına denk gelir. nası çılgınlık ama??
yönetici: ehemehe :((((
iş mülakatlarında sorulan sinir sorulara cevaplar - 6
bu kez firma kurumsal, pozisyonu istiyorum, ufak tereddütlerim var ama iş teklifi gelsin de o zaman bakarız diyerek, mülakatta 4 kişilik ekibin sorularını cevaplıyorum. görüşmenin son sorusu gelir;
yönetici: yalnız kariyer.net cv'nizde neden referanslar yok?
ben: sonraki aşamalarda paylaşıyorum talep edilirse.
yönetici: neden? *
ben: e siz beni görüşmeye uygun buldunuz da, görüştükten sonra ben de firmayı çalışmaya uygun bulacak mıyım bilemem, değil mi? o yüzden özgeçmişime ulaşan herkeste bulunmasına gerek yok referanslarımın, sizinle çalışmak isterim, referanslarımı iletirim tabi.
yönetici: peki, teşekkürler o zaman.
*çünkü eşşeğin ...
yönetici: yalnız kariyer.net cv'nizde neden referanslar yok?
ben: sonraki aşamalarda paylaşıyorum talep edilirse.
yönetici: neden? *
ben: e siz beni görüşmeye uygun buldunuz da, görüştükten sonra ben de firmayı çalışmaya uygun bulacak mıyım bilemem, değil mi? o yüzden özgeçmişime ulaşan herkeste bulunmasına gerek yok referanslarımın, sizinle çalışmak isterim, referanslarımı iletirim tabi.
yönetici: peki, teşekkürler o zaman.
*çünkü eşşeğin ...
iş mülakatlarında sorulan sinir sorulara cevaplar - 5
cv'de ispanyolca'yı gören yönetici bir heves sorar;
y: mesela brezilya'ya gitsen, adamlarla çatpat konuşabilir misin?
b: yalnız anadilleri portekizce adamların, niye ispanyolca konuşmaya çalışıyoruz?
y: tabii canım evrensel dil ingilizce sonuçta.
b: tabii. :/
y: mesela brezilya'ya gitsen, adamlarla çatpat konuşabilir misin?
b: yalnız anadilleri portekizce adamların, niye ispanyolca konuşmaya çalışıyoruz?
y: tabii canım evrensel dil ingilizce sonuçta.
b: tabii. :/
iş mülakatlarında sorulan sinir sorulara cevaplar - 4
ik gerizekalıları bertaraf edildikten sonra, genel müdür'le görüşme yapılacaktır,
gm: vıdıvıdıvıd...ı şimdi siz bu işi yaparım tek başına diyebiliyor musunuz?
ben: e biraz yıpranırım ama yaparım.
gm: oldu o zaman, biz konuda daha tecrübeli bir aday bulamazsak size dönelim. bu arada sizin var mı?
ben: ney var mı?
gm: bu konuda tecrübeli tanıdığınız?
ben: ama ben? :/
gm: vıdıvıdıvıd...ı şimdi siz bu işi yaparım tek başına diyebiliyor musunuz?
ben: e biraz yıpranırım ama yaparım.
gm: oldu o zaman, biz konuda daha tecrübeli bir aday bulamazsak size dönelim. bu arada sizin var mı?
ben: ney var mı?
gm: bu konuda tecrübeli tanıdığınız?
ben: ama ben? :/
iş mülakatlarında sorulan sinir sorulara cevaplar - 3
dandik bir firmayla görüşmenin bir kısmı tamamlanmıştır. devamında,
ik: akıcı yazıyor ama ingilizceniz ne seviyede?
ben: isterseniz ingilizce devam edelim.
ik: eheheu yok benim pek iyi değil aslında da!
ben: (iç ses) -teallam sabrımı mı sınıyorsun!-
ik: akıcı yazıyor ama ingilizceniz ne seviyede?
ben: isterseniz ingilizce devam edelim.
ik: eheheu yok benim pek iyi değil aslında da!
ben: (iç ses) -teallam sabrımı mı sınıyorsun!-
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)